|
Yürüyorlardı...
Ankara’dan...
Samsun’dan...
İzmir’den...
Trabzon’dan...
Mersin’den...
İstanbul’dan...
Antalya’dan...
Gelenler Kastamonu’dan yola çıkmıştı bile...
Kastamonu Valiliği ve İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü unutturmuyordu yaşanılanları...
Yürüyorlardı...
Birler...onlara...yüzlere eklenerek...
Yürümüştü ataları da bu yollardan...
Sırtlarında taşıdıkları cephaneyle..
Şimdi onlar, Onları yaşıyordu...
İsimleri bile bilinmeyen o anaları, o bacıları, o amcaları, o dedeleri...
Sıcaktı, güneş yakıyordu ama yürüyorlardı o günü yeniden yaşatmak için...
İlk günün sonunda Seydiler’in Hallaçlar yaylasında mola verildi...
Kağnılar yürüyordu İnebolu’dan Ankara’ya doğru...
Bebeler çıplaktı, cephaneler sargılı, korunaklı...
Ağlama sesi yoktu bebelerde, annelerinin sırtında yürüyorlardı cepheye doğru...
Gün ışımasıyla yeniden yollara düştü; birler...onlara...yüzlere eklenerek...
Tabelalar İnebolu’yu işaret ediyordu, hedefe atılıyordu adımlar.
Geceden yorgun bedenler yeniden dirildi, adımlar adımlara eklendi...
Hedef Ecevit Han’dı.
Adımlar hızlandı, güneş yükselmeye başladı...
Ağaçlar yürüyenlere selam durdu.
Doğanın yıllara şahitliği idi, yeniden yaşanılanlara bakarak.
Sessiz bir selam, kuşların ötüşlerinin bile duyulmadığı...
Yıllar önce; kağnılar yürüyordu İnebolu’dan Ankara’ya doğru...
Bebeler annelerinin sırtında...
Bebeler annelerinin sütü kesilmiş memelerinde...
Kağnılar sessiz...doğa sessiz...
Şimdi torunları yürüyordu, Şerife Bacıların...Halime Çavuşların...isimleri yazılamayanların...isimleri unutulanların...
Sessizliği bozan “ileri” komutuydu.
Adımlar adımlara karıştı, toprak ana sessizliğine...
Yorgun bedenler yeniden dirildi...
Güneş bazen yaprakların arasında bazen de bulutlara gizlendi.
Akşam olduğunda yorgun bedenler yeniden çadırlarını kurdu.
Yarın yeni bir günle, yeni adımlara hazır olmak için, bedenler yorgunluğa, gece sessizliğe büründü.
Yeni günün müjdesiyle, kağnılar tekrar yollara döküldü!!
Çuhadaroğlu Geçidine kadar yürünecekti...
O günlerin sessizliği...o günlerin telaşı vardı düşüncelerde...
Hedefe bir an önce varabilmek...
Okun yaydan fırlaması gibi bedenler fırladı yeniden yollara...
Kilometrelere doğru adımlar atılmaya başlandı...
Gündüzler gecelere, geceler gündüzlere el verdi...
Öyle yüksekten baktılar ki; sahilde İnebolu.
İşte buradan taşınmıştı cephane taa Ankara’ya...
Kağnılar peşi sıra, insanlar sırlarında mermiler.
Cephede Mustafa Kemal.
Baktıkça, kulağıyla kağnı seslerini duymaya çalışıyordu, İnebolu’dan gelecek cephaneye ihtiyaç duyuyordu...
Bizlerin çoğunun hikayesini bile bilmediği bir yaşanmışlık bu.
Bu yaşanmışlığı Kastamonu Valiliği her sene düzenlediği etkinlikle unutturmamaya çalışıyor...
Aslında o günleri yaşayanlar, o günleri kaleme alanlar bir ulusun dirilişini hayretle izliyordu..
Bizim yapamadıklarımızı, dile getiremediklerimiz onlar kaleme almıştı..
BİZİM UNUTTUKLARIMIZI...ONLAR ANLATIYOR BİZE...
İngiliz tarihçi Lord Kinros, Anadolu kadınının bu hizmetlerini anlatırken derki: "...kadınların çoğu bebeklerini sırtlarına bağlamışlar, top mermilerini ve cephane sandıklarını, kağnılara yüklüyorlar, omuzlarına birer mermi yükleyerek taşıyorlar; çoğu zaman çocuklarının yağmurda kalmasını göze, alarak çocuklarının örtülerini yağmurdan korumak için top mermilerinin üstüne örtüyorlardı..."
Bir başka yabancının, ABD'li Ann Bridge'nin İnebolu-Ankara yolunu, genç-yaşlı, kadın ve çocukların sorumluluğunda mermi arabalarıyla geçerken bu toprağın insanını ve onun bağımsızlığına olan tutkusunu, kurtuluşa verdiği emeğe duyduğu hayranlığı dile getiren yazısından bir bölümü okuyalım:
Ann Bridge, devrim yolu adını verdiği İnebolu-Ankara yolunu bir kağnı arabasıyla geçmiş ve bu toprağın insanının yurt sevgisini belgelemiştir. Şu satırlar o destanın bir parçasıdır.
"...sonsuz bir insan seli birbirlerinden bir buçuk metre aralıklarla ve tek sıra halinde akıyordu. İnsanlar taşıdıkları tüfek demetleri, cephane kutuları ve top mermilerinin ağırlığı altında öne doğru eğilmişlerdi. Daha şaşırtıcı olanı, bu insanların dörtte üçünden fazlasının kadın olmasıydı. Pembe eteklikli bölgesel giysiler giyen kadınların bazıları sırtlarında sarılı yükle beraber, kucaklarında emzikli bebeklerini taşıyorlar, bazılarının arkasında ise kaygan çamurda yürüyen iki ve üç küçük çocuk bulunuyordu. Böylece, bir gece önce İstanbul'dan kaçak olarak gemi ile gelen askeri malzeme küre dağlarını aşıyordu. Düzenli kesintisiz ve yavaş bir şekilde yukarılara daha yukarılara tırmanılıyordu. Arada sırada birinin sıradan ayrılan bir çocuğa bağırdığı duyulmakla beraber, genelde sessizlik içinde, dik tırmanış ve ağır yük nedeniyle derin solumalarla yürüyorlardı. Yol gerçekten çok dikti ve biraz sonra sulu hepsi karla şekillenecekler, sonra ayak değmemiş karlı yamaçlardan daha yükseklere tırmanacaklardı... Henüz hiçbir heykeltıraşın taş üzerinde şekillendiremediği ağır yük taşıyan kadınlar ile analarının yanında otlayan buzağılar gibi onların ardında yürüyen çocuklara ait heykelleşmiş görüntüler, karlar altına ve dondurucu soğukta yorgun argın yol alacaklardır."
Haber ve Fotograf: Kemal Elitaş
14 Haziran 2009
|
Yorumlar
Emeğinize sağlık…