|
Aynen 1975 Lice depremi sonrası yöreye fotograflamaya gittiğimde sorduğum gibi...
Şimdide ayni soruyu soruyorum.
Neden?...neden?...neden?...
O yıllar sorduklarımı aradan yıllar geçtiğinde yine soruları sordum kendime...
Değişen bişey yok mu diye...
Bazen insanlığımdan utandım, batıda yaşadığım için. Aradaki farklılığın, uçurumların neler olduğunu görüp yaşadıkça...
Hevâl dedi...arkadaş dedim...
Xal dedi...dayı dedim...
Apo dedi...amca dedim...
Xaltî dedi...teyze dedim...
Yıllarca ana dili yasaklananların neler dediğini öğrenmeye çalıştım...
Gözlerim yerde, “neden yasak” olduğunu anlatamamanın ezikliğini yaşadım.
KARA TREN GİTMEZMİ OLA
Gitmiyor kara tren. Öylecene bekliyor. Burası gar falan değil. Küçük bir yerleşim yeri.
Neden?...
Güvenlik...
Ne kadar bekleyeceğiz?
Bilen yok....
Karşıdan “temiz” onayı bekleniyor!
“Temizlenecek yollar” için bekleme süresi devam ediyor.
Bir çocuk, toprak yolda sabahın erken saatlerinde.
Bisikletiyle bir aşağı bir yukarı pedal çeviriyor...Mutlu...Çocuk çünkü...Sormuyor ve sorgulamıyor...
Onun dünyası, üstüne bindiği ve pedallarını çevirdiğinde yüzüne dağların esintisini getirdiğini sandığı o bisikleti.
Bilmiyor yaşıtları oyun parklarında, çimler arasında gezdiğini. Bilemez, görmedi. Onun dünyası o bisikleti.
Bir demir yığını. Park görünümü var ama çözmek için pazılın parçalarını yerine koymak gibi bir şey.
Ders arası zili duyuluyor başımı o yana çeviriyorum. Okul mu?... mavi önlükleriyle tek tip giyinmiş çocuklar. Kapıdan hızla güneşe doğru koşuyorlar. O demir yığını gerisinde bir şeylerle oyun oynamaya çalışıyorlar. Mutlular. O bir şeyler onların dünyası.
Bir yaşlı ağaç, içine yaşı almış. Yaşlı ağaç ve insan. Bütünleşmişler. Beyaz sakallarıyla “ya sabır” çeker gibi tespih elinde...çektiği sabır yıllara mı yoksa yaşanılana mı bilemiyorum.
Raylarda bir gevşeme, kompartımanda bir sallanma, lokomotifte bir homurdanma.
Yaşlı ağaç ve “sabır tespihi” hareket etmediğine göre hareket eden biz...
Haritaya bakıyorum.
Üç kilometrelik yol için beklenen zamana...
BURASI MUŞTUR ...YOLU YOKUŞTUR...
Dağların arasında yemyeşil bir tepsi.
Alabildiğine uzanan, git git bitmeyen.
Yollar yokuş mu bilmiyorum. Gidenlerin gelmediği belli. Yemen’e...
“burası Muş’tur...yolu yokuştur...giden gelmiyor...acep ne iştir...”
Bizde gidiyoruz, bakalım geri dönecek miyiz!
Tarlaların bir kısmı sürülmüş. Doğumu bekleyen anaç gibi. Kimisi yavrusuna sarılmış. Yeşille toprak...sarmaş dolaş...
Toprak kokusu geliyor genzime, taa ciğerlerime çekiyorum.
Sanki doruklardaki kar soğuğunu alıp toprağa düşen cemreyle birleşince bir serin esinti gibi.
Muş lalesi daha topraktan fışkırmamış. Kırmızının güzelliğini yeşille birleştirmemiş.
Ama yeşilin tüm tonları var. Paletlere dökemeyeceğimiz yeşilin tonları. Doğanın güzelliği ve renkleri.
Köylüler kalakları bir başka kış için hazırlamış. Öbek öbek.
Önce ağırdan hayvan dışkısını bir yere topluyorlar. Ve daha sonra bir karış kadar bir kalınlıkta düz bir alana serilip kuruması bekleniyor.
Kuruyan dışkı, dilim dilim kesilip kerpiç haline getiriliyor ve düzenli bir şekilde dizilip kışa yakacak olarak hazırlık yapılıyor.
Doğal ısı kaynağı. Uzun kış günleri için hazırlık yani.
Dağlar küçük baş hayvan sürüleriyle dolu. Öbek öbek kahve rengi karaltılar, yeşilin tonları arasında.
İşte Tatvan...Beş saate yakın bir gecikme ile.
Hava serinledi. Ya da tren içinde olmanın verdiği mahmurluk serin olduğu hissini doğurdu. Gezinen kişilere bakıyorum; ceketliler. Üşümüyorlar.
Van Gölünün alt ucunu çevrelemiş. Dağlar karlı.
Gölün hoş bir rengi var. Cam göbeği yeşili.
Nasıl ki toprak ana yeşilin tüm tonlarını sunmuş ise, gölde de bu yeşili görmek mümkün.
Sanki bir birine nazire yapar gibi.
“Benim yeşilim daha güzel...”
Buraların yeşili de güzel, insanı da.
Nasıl ki yeşilse çimenler, doğa buram buram kokuyorsa; buranın insanı da insan gibi kokuyor!
İnsan, insan gibi kokar mı?
Kokar...
İnsanın içinde, insanca duygular varsa...sevgi varsa...ayni tastan çorba içince, unutmuyorsa...
İnsan, insan olur o zaman...
Sımsıcak yürekleri olan insanlar. Dağlar buz gibi ama yürekler sımsıcak.
(TAT)VAN
Tatvan, Bitlis’e bağlı ama sanki Van’ın bir ilçesi gibi. Zaten isimde bana bunu çağrıştırdı.
Nedense bu çağrışım dudaklarımda bir mırıltıya dönüşüverdi...
“ağlama yar ağlama aney...
kareleri bağlama...
ben buralı değilem aney...
bana gönül bağlama...”
Hep ayrılığı anlatan, hep ayrılığı çağrıştıran, bir görünüm izliyorum Doğu yolculuklarımda.
Türkülerde hüzün var. Hava kurşun gibi ağır sanki.
Otobüs Van’a doğru yol alırken de dudaklarımda bu mırıltı var.
Arama noktaları var yollarda. Nedense şimdilerde faal değil. Ama belli ki zaman zaman araçlar aranıyor. Yollar harekete engel oluyor.
Benim dudaklarımdaki mırıltı ayni...
“ağlama yar ağlama aney...”
Ne açılar çekti analar, ne yürekler yandı. Yananlar hep ana yüreğiydi.
“Zermek Boğazı”, bin dokuz yüz otuz rakımlı. Güneşli bir Tatvan sonrası buralarda kar yağışı başladı. Göz gözü görmüyor. Yılan gibi kıvrımlı yollar...
aşağılara inmeye başladığımızda güneş tekrar görünmeye başladı. İki mevsimi ayni anda yaşıyorum. Metrelerce kar ve birden güneşle birlikte yeşillik.
Ve bu yeşilliğe başka bir yeşil eşlik ediyor. Van Gölü.
Türkiye’nin en büyük gölü. Ayni zamanda dünyanın en büyük sodalı gölü. Yüzölçümü üç bin yedi yüz on üç kilometrekare. Deniz seviyesinden bin altı yüz kırk altı metre yüksekte.
Ortalama derinliği yüz yetmiş bir, en derin yeri ise dört yüz elli bir metre. Nemrut, Süphan, Kavuşşahap ve Artos dağlarıyla çevrili. Van Gölünde Akdamar, Çarpanak, Adır ve Kuş adıyla dört ada bulunuyor. Onlarca fitoplankton ve zooplanktonun yaşadığı Van Göl’ünde bilinen tek balık türü inci kefalidir. Çevredeki yerleşimin plansız olması ve arıtma tesislerinin yetersizliği, dünyada benzeri az olan gölün hızla kirlenmesine neden oluyor.
Bu anlatım genelde her gölümüz, her ırmağımız, her ormanımız ve kısaca bizim için geçerli. Yaşadığımız hızla tüketmeye, yok etmeye azim etmişliğin örneği. Yarınlara hiçbir şey bırakmak istemeyen bir düşüncenin ürünü...
VANLIYAM...
Dağlarla çevrili gölün kenarında bir yerleşim. Dağlar karlarla kaplı. En çok gördüğüm kavak ağacı. Her yerde kavaklar göğe doğru yükseliyor.
Bereketli topraklar ama berekete ateş düşen topraklar. Yıllardır buraları hep arka bahçe olarak görünmüş.
“kareleri bağlama...”
“ben buralı değilim aney...”
buralıyam aslında. Dünya vatandaşı. Benimse içimde sevgi var. İnsanlık sevgisi. Ayırımların olmadı bir sevgi...
Yolculuk bitti. Van’a gidip de kahvaltı etmeden dönmeyin demişti dostlar. Ayni cümleyi Kars’a gidip de Çıldır Gölü’nde balık yemeden dönme demişlerdi. Yememiştim. Ama bu kez Van kahvaltısı edecem billah...
Ben bunların hepiciğini yersem akşama kadar bir daha yemek yiyemem.
Van’ın otlu peyniri. Tadını damakta bırakıyor. Diğerleri bildiklerimiz desem. Beyaz peynir, yeşil ve siyah zeytin, kaymak, bal, tereyağ, domates, salatalık, tereyağlı cacık, kavurmalı yumurta, pekmez, kete, pide ve...
Ve...kavut, murtuga...
Kavut, kavrulduktan sonra öğütülerek un haline getiren buğdayın, tereyağında pişirilmesiyle yapılmaktadır.
Murtuga ise yağda kavrulan una, yumurta eklenerek pişirilmesinden elde edilmektedir.
Ağzı sulananlara adres verilir!!!!...Van...
Çay bitince hemen masaya servis edilince, ne olacak? Tabii ki, tüm bu sayılanlar yenecek ve akşama kadar bir daha yemek düşünülmeyecek.
Ama öyle değil işte. Akşam faslı ayrıca bir şölen buralarda...
Diğer bir şölende, sokaklarda hemen yerde duran tabureler ve gelsin çaylar.
Çaylar geliyor da, nedense para gitmiyor. “ödendi abi”...
Ödendi de...kim ödedi...misafirperliğin böylesi işte doğu insanı...
Sokaklarda geziyorum. İzlenim yapmak, yaşamı gözlemlemek için. Kalabalık. İnsan seli Cumhuriyet Caddesi. Sanki İstiklal caddesi burası.
İşsizlik oranı ve çok yüksek. Her aralıkta bir sandığı şekillendirmiş boyacılar.
Ve üç tekerlekli bisikletle malzeme taşımak için oradan oraya koşturmaca.
Yollar delik deşik. Şimdiye kadar bir yatırım yapılmamış.
“Önceki belediye başkanı borç bıraktı kaçtı” diyor. “Neden böyle” dediğimde bir vatandaş. Orasını bilemem ama yollar toz toprak. Ara ara belediye aracı yollarda toz kalkmasın diye belediye aracı sulama yapıyor.
Bugün şehri gözlemleyeceğim, yarın farklı bir program olacak.
Hadi yemeğe diyor fotografçı arkadaşımız. Yemek !!...
Sabah kahvaltısı yeterliydi ama yemek zamanıymış. Ve kavurma.
Lokum mu...lokum... böyle kavurmaya can kurban. Etin lezzeti var.
Sabah köylere gideceğiz, program öyle. Birkaç fotografçı arkadaşla birlikte.
Yollar, yolları dağlar dağları geride bırakarak doruklara tırmanıyoruz. Her an mevsim değişiveriyor. Güneş; ben gittim diyor. Bulutlar; biz geldik diyor. Hiç durur mu kar, bende varım diyor.
Sabah kahvaltısını dağların doruklarında yapacağız. Serilen gazeteler ve...
Ve nereden ne zaman alındığını bilmediğim yine “Van kahvaltısı”...
Rakım iki bin üç yüz elliymiş...
Böyle bir rakımda kahvaltı etmek ayrıcalık hani.
Eee şimdi kardelen arama zamanı. Bir tanede benim kardelenim olsun...
Gövelek köyü uğrak yerimiz. Evler dağınık. Elektrik var, uydu anteni var, televizyon var. Evet varlar...
Tüketime yönelikler var. Pazarlama ve meta yani.
Su...
Köyün ortak çeşmesi var. Çeşme demeye bir şahit ister.
Ortaca, Arıtoprak, Karakoç köylerini geçerek Erçek’e ulaşıyoruz.
Bin sekiz yüz üç metre yükseklikte bir göl, Erçek Gölü.
Sanki bir kuş cenneti. Cıvıl cıvıl.
Kuş çekmeyen ben filamingo fotografladım!!!!!
Yollar devam ediyor...Muradiye Şelalesine doğru.
Bir köprü düşünün ki; şeytanın. Ben şeytanı göremedim ama köprüden geçtim.
Şeytan köprüsünden geçtim ya...
“ben buralıyam aney...bana gönül bağla...”
Anlıyam... Şanlıyam...Vanlıyam...
(yazı devam edecek...)
Haber ve Fotograflar: Kemal Elitaş
29 Nisan 2009
|