KİLİTLİ HAYATLAR
Fatih Surmaz tarafından yazıldı   
Bölümler - Foto Öykü

kilitbanner

Şimdi,
Eskimiş günlerin, çiçek kokulu sabahlarına uyanıyor şehir...

001Kilit altı düşlerin kucağında uyandığı bir sabah, kulağında çalınan nağmelerin eşliğine açtı gözlerini. Sağ gözünün kenarında biriken çapak, ince bir kar tanesi gibi düşmüştü yanağının üzerindeki mor minik tepeciğe. Tam da o zaman farketti, canının acısını. Nicedir dinlemediği müzik, unuttuğu herşeyi birbir hatırlatmaya başlamıştı. Alışık değillerdi böyle şeylere burda. Her sabah aynı başlardı, aynı devam ederdi, aynı biterdi. Kulaklarına yalnızca büyük demir kapıların kapanış sesleri, anahtar şıngırtıları, bulundukları yeri yadırgayan, henüz alışamamış kadınların çığlıkları çalınırdı. Oysa bu sabah, bugün bambaşkaydı... Son kez görülecekti davası. Ya zincirlerinden, hayatındaki kilitlerinden kurtularak özgür kalacak ya da ömrünün geri kalan büyük bir kısmını sadece düşlerinde yaşayacaktı. Elini yüzünü yıkayıp, giyindi. Kahvaltı masasına teğet geçerek, yatağının kenarına oturdu. Neden olduğuna anlam veremeyerek Nermin’i andı. Kendisinden ve çocukluğundan beri ona can yoldaşı olmuş Nermin’den başka, kimsesi yoktu. Hamuru biraz acı, biraz keder, biraz özlem, biraz pişmanlıkla yoğrulmuş küçük bir tebessümle yanaklarını dürtükledi dudakları. Yorgun gözlerinin ve tutulmuş belinin ağırlığıyla tüm hayatını izledi, duvarın, sıvası kabarmış ve dökülmüş çatlağının içinde. Farketti ki bugün burdan çıksa bile, hayat aslında onu seneler önce atmıştı içinden. Ve yüzünü döndüğü her kapıyı birbir kilitlemişti. Ne farkı vardı ki, dışarsıyla içersinin birbirinden.

“Arzu, hadi kalk bakalım, vakit geldi.” diye seslendi Sümbül Hanım, Arzu’nun düşüncelerinden, izlediği filminden habersiz.


002Soğuğun kemikleri titreten sarsıntısı çekilmez olmuştu ve bir çözüm bulmalıydı artık. Yoksa çocuklar bu kışı atlatamayacaklardı. Elinden gelse, hepsini toparlar, kendi evine getirirdi ama buna ne kocası, ne de kızı izin verirdi. Ne olurdu sanki onu biraz anlasalardı. Biraz yardımcı olsalardı. Ah kafam ah diye sayıklıyordu usuldan. Sonra çalan telefonun sesiyle irkildi birden. Arzu’nun mahkemesi vardı ve onu almalıydı. Biraz daha oyalansa neredeyse geç kalacaktı. Odasından çıkıp, rutubet kokuları ve aydınlatmadan sızan gün ışığının arasında koridoru adımlamaya başladı. İşine rağmen, hiç alışılagelinmemiş bir merhamet, şefkat ve hüzün taşıyordu içinde. Neredeyse hepsinin hikayesini biliyordu. 24 senedir nicelerini tanımış, hayatlarının geri kalanına uğurlamış, başka yerlere sevkedilmelerine tanıklık etmiş, müebbetliklerine üzülmüş, çocuklarını büyütmüş, kavgalarını ayırmış, delirmelerini izlemiş, şaşırmış, küfretmiş, pişman olmuştu...

Kapıyı açtığında, minik bir el radyosundan duyulan hüzünlü şarkının nağmeleri içine dokundu. Tuhaf bir hava vardı bugün koğuşta. Hatice Ana, yılların katmerleştirdiği kederinin yerleşip kaldığı gülümsemesiyle baktı yüzüne. Sümbül derin bir nefes alıp, hüznünü otoritesinin ardına saklayarak seslendi Arzu’ya... Ta ki üçüncüsünde duyurana dek. Sonra da birlikte çıktılar koğuştan. Üç koca demir kapıyı geçip, jandarmalar onu aldıklarında, Arzu’nun yaşından daha çökük, zayıf, çelimsiz bedeninin ardında kalmıştı artık. Belki de daha henüz 27 yaşında oluşundan, Arzu’nun hali fazlasıyla etkilemişti onu.  Biliyordu kurtulamayacağını, burada yaşlanacağını... İçinde kabaran, itişip kakışan ve dudaklarının ucuna kadar gelmeyi başarıp, dışarı çıkmak için çırpınan sesi daha fazla kontrol edemeyerek, bağırdı duyamayacağını bilerek Arzu’nun ardından;
“Dışardaki çoğu insanın hayatındaki kilitler, burdakilerden daha büyükler...”

003İsyan etmeyi öğretmemişlerdi hiç aslında. Ne zaman sinirlenip, tanrıya bişeyler diyecek olsa, babaannesi olduğu yerden, öfkeli gözlerini üstüne çevirir “Sakın, tek kelime edeyim deme, günahtır. Susup da sabretmeyi öğren artık.” diye azarlardı onu. Sabretmeyi öğrenmekmiş, ergenliğinden beri bu evdeki herkese sabretmeyi öğrenmişti ki zaten. Şu an olan şey, sabredememek değil, bir evin içine sıkışıp kalmak, ne olursa olsun susmak, herşeyi olduğu gibi kabullenmekti.

Daha fazla cümleye tahammül edemeyeceği için, hızlı adımlarla odasına gidip, kapısını kitledi. Kendini yatağına atıp, bir sigara yaktı. Tabladaki bütün külleri odanın dört bir yanına serpiştiren bir of çekti. Ağlayarak, bağıra çağıra küfrederek kurtulmak istiyordu içindeki zehirden, birikmişlerden, ömrünün tortularından. Evin içindekilerden arındığı, ayrı kaldığı tek yer odasıydı. Kapıyı kitlediğinde, sanki hepsini bir yerlere hapsetmiş gibi hissediyordu kendini. Kilidi kendine değil, onlara atıyordu. Uzaklaşıyor, dinginleşiyor, sakinleşiyordu. Ah, Arzu ah... Ne çok isterdi şimdi onun yerinde olmayı Nermin.

Çocukluk arkadaşıydılar Arzuyla. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. Aynı okullara gitmişler, aynı oyunları oynamışlardı. Nermi’nin annesinin ölümüyle, babaannesinin yanına taşınmalarına kadar hiç ayrı kalmamışlardı. Yine de görüşmeye, bir şekilde haberleşmeye devam etmişlerdi. Arzu aklı başında, mantıklı bir kızdı. Zekiydi. Bu yaşadıkları, içine düştüğü durum, hiç de akıl erecek gibi değildi. Bir sigara daha yaktı. Şu illetten kurtulamadığı için kendine hem kızıyor, hem de onu bu anlamsız, kilitli kapılar ardında bırakan, küçük bir odaya sıkıştıran hayatından kurtaracağını düşündüğü ölümüne biraz daha yaklaştırdığı için de içmeye devam ediyordu.



004Arzuyla kaderleri neredeyse ortak sayılırdı. O bir evin içinde, Nerminse kendi odasında hapisti. Farklı bir durum gibi gözükse de, her ikisinin hayatı da aynı yere çıkıyordu aslında. Olayları, kişileri, gidişatları ayrı, sonu aynı iki hayat... daha çocukluk yıllarında, kaderleri onlara sinyaller göndermeye başlamıştı aslında. Minik yürekleri, bu sinyali algılayamamıştı. Şimdi çok daha iyi anlıyordu bunu Nermin.

Küçükken en sevdikleri oyun, evlerinin birkaç metre ötesindeki, eski, ahşap, terkedilmiş bir evin içine saklanıp, üstlerine kitlemekti boylarının üç katı uzunluğundaki, büyük kagir kapıyı. Koşarak eve girerler, kapıyı sımsıkı örtüp, asma kilidini üzerine takarlardı. Hem çok eğlenirler, hem de içten içe ürkerlerdi. O evin terkedilmişliği, yalnızlığı, eskiliği bir masal kitabından fırlamış gibi gelirdi onlara. Hayranlıkla seyrederler, içine girdiklerinde başka bir dünyaya, başka bir masal alemine gittiklerini hissederlerdi. ‘Meğer daha o zamanlar atmışız biz kilitleri üzerlerimize’ diye geçirdi Nermin içinden. Birkaç nefes alıp, sadece parmaklarının arasında tuttuğu sigarasının ucundaki kordan, küçük bir parça külüyle birlikte bacağına düştüğünde çıkabildi o evin içinden ve odasına geri döndü.

Saat neredeyse 10’a geliyordu. Bir kot, bir tshirt geçirip üstüne, saçlarını bi tokayla ensesinde tutturduğu gibi çantasını alıp, alelacele çıktı evden. Dolmuş durağına seğirtmek yerine, sokaktan geçip gitmekte olan taksiyi durdurdu. Arzu’nun duruşmasına 1 saat kalmıştı, yetişememe riskini göze alamazdı.

005Sümbül Hanım’ın çok derinden gelen sesi, öylesine uzakta ve öylesine cılızdı ki  ne söylediğini anlayamamıştı. Uğultuyla kulağına çarpan seslerden kelimeler oluşturmaya çalışırken, umutla umutsuzluk arasında gelip gidiyordu düşünceleri. Uzaktan gördüğü, içini, havasını bilmediği cezaevi aracının içinde yola koyulduklarında, Arzu’nun bendenini tuhaf bir titreme almıştı. İnce ızgaralı, minik camdan dışarı bakmayı öylesine istiyordu ki... Karanlığın içinde, bir o yana bir bu yana sallanarak, gittiği yolu görmeden seyahat etmek -ki buna seyahat denebilirse- midesini bulandırıyordu. Yanında oturan jandarmanın silahından gelen metal kokusu, bulantısının ritmini biraz daha hızlandırmıştı. Burnunu tıkamak istiyordu ama kelepçesi bileklerine o kadar ağır gelmeye başlamıştı ki, kollarını kaldıracak hali kalmamıştı. Titremesini durduramıyordu. Midesinin bir balon gibi şiştiğini hissetti. Defalarca yutkundu. Yutkunmalarıyla, ağzına gelen safra tadını biraz da olsa geri itebilmek istiyordu. Başaramadı. Midesinin içi boşalırken, elleri de hissizleşmeye başlamıştı. Bileklerindeki anlamsız, küçük yaralardan ince ince kan sızıyordu. Daha önce farketmemişti bu yaraları. Şaşırmıştı.  Telaşla ayağa kalkan jandarma, hızlı hızlı hareketler yapıp, sessiz bişiler söylüyordu. Başında kocaman bir kilit vardı. Anahtarı nereye bırakmıştı acaba...

006Göz kapakları iyice ağırlaşmaya başlamıştı Arzu’nun. Açık tutmakta zorlanıyordu. Bacaklarındaki şiddetli krampların acısı dayanılabilcek gibi değildi. Titremenin ardından, tüm vücudu kendini şimdi mayhoş bir uyuşukluğa bırakmıştı. Sırılsıklamdı. Hiç bir yerini kıpırdatamıyor, bir şeyler söylemek istiyor söyleyemiyordu. Dili, ağzının içinde küçük bir tepe oluşturmuştu. İç organları, hızla büyüyordu. Patlayacağım diye düşündü Arzu. Patlayacağım ve her parçam bir yerlere yayılacak. Küçülen gözleri, kapaklarının ağırlığına daha fazla dayanamayarak kapandı.  Bileklerindeki kan durmuyor, safra kalıntıları dudaklarının kenarından sızmaya devam ediyordu. Hiçbirine aldırış etmedi Arzu. Bedenin altında duran sünger kütlesine bıraktı kendini. Derin bir uykuya dalarken, gördüğü tek şey, yanyana duran binlerce kapının kilidini açmaya çalışan annesiydi.
...

Nermin, Arzu’nun elini sımsıkı tutmuş, uyanmasını beklerken, o da yatağın kenarında uyuyakalmıştı. Beline saplanan ağrının inceden içini sızlatan acısıyla açtı gözlerini. Hala uyanmamıştı Arzu, ama illaki uyanacaktı. Nasıl güçlü olduğunu bilirdi Nermin, Arzu’nun. Yanılmadı da... İçecek birşeyler almak için ayağa kalktığında, Arzu kıpırdanmaya başladı. Dudaklarının arasından anlaşılması güç fısıltılar duyuluyordu, gözkapakları yavaşça aralandı. Günışığının etkisinden rahatsız olan gözbebekleri iyice küçülmüştü. Nermin’e doğru yüzünü çevirdi, nerede olduğuna anlam veremedi Arzu. Bir sis perdesinin aralanışı gibi, belirmeye başladı görüntüler. Yanındaki koltukta oturan silüet tanınır hale gelmişti artık.
“Nermin...”



007Bu ince, narin ve de yorgun ses, Nermin’in içine, ciğerlerinin en derin yerlerine kadar işlemişti. Bir kaç damla süzülüverdi gözpınarlarından. Defalarca da sözler vermişti kendisine, Arzu uyandığında ağlamayacağına dair. Ama tutamamıştı sözünü. Sevinçle keder arasındaki ince çizginin üzerinden, yaşlarını geçiriyordu birbir... “Canım, şükürler olsun ki açtın gözlerini” diyebildi.

“Noldu bana, mahkemeye noldu. Araba, annemin elinde anahtar vardı. Sonra bir de sümmm aaa şey bir kadın, koridorda yürüyodum, bileğimdeki yaralar geçti mi, sen, ne zaman geldin?”

“Arzum, mahkemeye gelirken fenalaşmışsın yolda, sonra hastaneye kaldırdılar seni. Bana da avukat haber verdi, hemen geldim. Neredeyse iki gündür uyuyordun. Zehirlenmişsin. Ama neyse ki, hiçbir hasar bırakmadı vücudunda. Birkaç güne kalmaz çıkacağız buradan.” bir çırpıda cümleli kuran Nermin, Arzu’nun söylediklerine takılmıştı. Bileğindeki yaralar, annesi, koridor... Endişesini belli etmeden,  “Hangi yaralar Arzucum, bileklerinde yara yok ki?...”

“Sümbül, evet evet sümbül diye bir kadın vardı. Odamdan o çıkardı beni. Mutsuzdu sanki, kızını, kocasını anlatıyordu. Sonra jandarmalar vardı, soğuk bi koridor. Bileklerim kanıyordu. Canım acıyordu. Bir de tuhaf bir koku vardı.  Nasıl diyim bir koku işte, nem gibi, rutubet gibi. Uyanmıştım sabah, müzik çalıyordu. Yatağımdaydım. Ama sonra...” gördüklerini, zihnindekileri anlatmaya çalışırken, yorgun düşmüştü Arzu. Mecali kalmamıştı artık bir tek cümle daha kurmaya. Nermin’in anlamış olmasını ve başka bir soru sormamasını ümit ediyordu.

“Tamam canım, yorma kendini, dinlenmen gerek. O yüzden sadece beni dinle şimdi; O gördüklerinin hepsi kötü bir rüyaydı. Ama geçti. Bir çoğu da zehirlenmenin etkisinden kaynaklanan halüsilasyonlar olmalı. Doktorlar büyük olasılıkla mantar diyorlar, sahi hatırlıyor musun ne yediğini?. Aman neyse, belirtileri çabuk farkedildi ki, kurtuldun şükür. Dedim ya, kötü birer rüyaydı hepsi, geçti, buradan da çıkacağız birkaç güne kadar. Bu arada, belki bu süreyi daha da kısaltacak bir haberim var sana, dava bitti. Yani bitti sayılır, Metin boşanmayı kabul etti. Senden boşanmadığı için, artık dayanamayıp intihara kalkıştığını düşünüyormuş. Üzülmüşmüş vesaire. Öyle ya da böyle özgürsün artık... ÖZGÜRRR...”

Arzu, şaşkın şaşkın baktı Nermin’in yüzüne. Yaşadıklarının bir rüya olduğunu kabullenmekte zorlanırken, kurduğu son cümle iyice allak bullak etmişti onu. Özgürlük, özgür olmak... Bu kelimelerin ne anlama geldiğini bildiğinin bile farkında değildi ne zamandır. Ama şimdi, yeniden hatırlıyor, yeniden öğrenmeye başlıyordu. Yorgun gözleri, içinden gelen coşkuyla ıslanmış, dudakları acı ve şükür bulaşığı bir tebessümle aralanmıştı. Nermin’in birşeyler söylemesini beklediğini biliyordu. Buna rağmen, hiçbir cümle kuramıyordu. Büyük büyük yutkundu. Biraz su içti.  Bu kez  mutluluğa ve umuda daha yakın bir tebessümle baktı Nermin’in yüzüne. 
“ Yaniii, kilitler yok mu?”
“ Yok... Ne kapalı kapılar, ne de kilitler yok artık...”

...
..
.

Şimdi
Eskimiş günlerin
çiçek kokulu sabahlarına uyanıyor şehir...
sabaha uyanıyor kadın.
rimeli bulaşık gözlerini,
akşamdan kalma bir güne ovuşturuyor.
kilit atılı düşlerinin,
kapısız odalarından hayata döndürüyor kendini.
dilindeki acı zehir,
yaşananı hatırlatırcasına yakıyor boğazını.
uyumalı yeniden,
uyumalı unutmalı.
bitimsiz bir ayrı kalışın,
ıslaklığını silmeli üzerinden.
belki lazım olur diye
kilitlerini açacak
anahtarlar biriktirmeli.
ve günler sonra,
yeniden,
bir kez daha,
yeni yollara düşmeli...

.
..
...
Öykü: Berna Acaroğlu
Fotoğraflar Fatih Surmaz

 

Fatih Surmaz TARAFINDAN YAZILDI Cumartesi, 01 Kasım 2008.

Yorumlar 

 
#1 atakan çarıkçı 2009-02-24 11:47 fatih resimlerini ve yazılarını takip etmek benim için çok keyif verici. gerçekten ebrik diyorum seni kardeşim.
yolun hep açık olsun.Atakan ÇARIKÇI
 

YORUM EKLEMEYE YETKİNİZ YOK.
LÜTFEN YORUM EKLEMEK İÇİN ÜYE OLUNUZ

Your are currently browsing this site with Internet Explorer 6 (IE6).

Your current web browser must be updated to version 7 of Internet Explorer (IE7) to take advantage of all of template's capabilities.

Why should I upgrade to Internet Explorer 7? Microsoft has redesigned Internet Explorer from the ground up, with better security, new capabilities, and a whole new interface. Many changes resulted from the feedback of millions of users who tested prerelease versions of the new browser. The most compelling reason to upgrade is the improved security. The Internet of today is not the Internet of five years ago. There are dangers that simply didn't exist back in 2001, when Internet Explorer 6 was released to the world. Internet Explorer 7 makes surfing the web fundamentally safer by offering greater protection against viruses, spyware, and other online risks.

Get free downloads for Internet Explorer 7, including recommended updates as they become available. To download Internet Explorer 7 in the language of your choice, please visit the Internet Explorer 7 worldwide page.