|
E.U- Sizinle çok defa uzun yolculuklara çıktık, kimi zaman güldük, kimi zaman üşüdük, kimi zaman gerildik. İnsan yol arkadaşlığı ile… Bu geziler esnasında sizin işinizi ne kadar ciddiye aldığınızı da görmüş oldum. Titiz ve mükemmeliyetçi randevularına sadık ve dakik. Bence bu çok önemli. Şimdi en başından başlamak gerekirse fotoğraf serüveninizi kısaca anlatır mısınız.
F.Ş- Benim fotoğraf serüvenim dört yıl. Genelde insanlar böyle bilir. Fakat genelin bilmediği bir şey var. Ben lise yıllarımda körüklü makine ile başladım fotoğrafa. 1978 yılı idi yanlış hatırlamıyorsam. O makine bendedir. Üniversite yılları ve seksen öncesinde yaşananlar beni bir müddet fotoğraftan uzaklaştırdı. Ama ilginçtir. Seksen öncesi şartlar gereği kartpostallarda gördüğüm Anadolu insanının portreleri ve yaşama dair fotoğraflar hep ilgi alanındaydı. Arkadaşlarıma bayram kartı olarak hep onları gönderirdim. Fakülte bitip peşinden de evlilik gelince fotoğraf sevdam küllenir gibi oldu.
Burası ilginç; Cep telefonlarında ki fotoğraf çekme özelliği başlaması ile birlikte “2004 yılları olsa gerek” benim rafa kaldırdığım küllenen fotoğraf sevdam tekrar alevlendi. 2005 yılı başında bir Antakya seyahati sırasında Antakya evlerini fotoğraflamaya çalışırken iyi bir fotoğraf makinesi gereksinimi iyice ortaya çıktı.
Fototrekte temel fotoğraf eğitimi ile geri dönüş yaptım. Akabinde İsa Çelik ile karşılaştım ve atölyesine başladım. Arkasından Nevzat Çakır Atölyesine devam ettim.
 
E.U- Kaç tane il dolaştınız? Ya da şöyle değiştirelim. Türkiye de görmediğiniz yer kaldı mı?
F.Ş- Elbette var. Edirne’den Van’a kadar çok geniş bir coğrafyayı fotoğrafladım. Hakkari, Sivas, Siirt, Tokat, Yozgat ve civarını fotoğraflayamadım.
E.U- Yurt dışı fotoğraflarınız da var bildiğim kadarıyla.
F.Ş- Evet var. Ama onları hiç yayınlamadım.
E.U- Çok sayıda ödüllerinizde var.
F.Ş- Evet. Uluslar arası ve Ulusal pek çok ödül aldım. İlk kişisel sergimi de geçen yıl Ağustos ayında Fotoğraf evinde açtım. Yirmiyi aşkın Türkiye fotoğraf sanatı derneklerinde gösterilerim oldu.
E.U- Fotoğrafta anlatmak istedikleriniz neler?
F.Ş- İnsan ve insana dair her şey. Fotoğrafta anlatmak istediğiniz bir şey yoksa ne kadar teknik bilgi ekipman sahibi olursanız olun değişen bir şey olamaz. Fotoğrafı ben bir anlatım dili olarak görüyorum.
Benim Anadolu kökenli bir insan olmam, Ankara’da okumam, İstanbul’da yaşamam, ülkenin şartları, muhafazakar bir çevreden çıkıp evrensel dünya görüşlerine sahip olmam bakış açımı genişletti. İnsanın beslendiği pek çok şey var. Ayrıca iç dünyamda romantizmi de coşku ile yaşayan bir insanım, Hüzün’ü de çok severim. Anlayacağınız ben röntgen filmi çekmiyorum. Fotoğraf çekiyorum, bir şeyler anlatmaya çalışıyorum.
E.U-Fotoğraf uğruna dağda taşta uyumak nasıl bir şey oluyor. Hatırlarsanız son seyahatimizde kurtlar misafir olmuştu : )
F.Ş- Normalde herkesin mevcut bir hayat standardı var. Bir anda her şeyi bırakıp keneler, çoban köpekleri, kurtlarla birlikte olmak elbette heyecan verici. Hatırlarsın, birlikte kazada atlatmıştık. Elbette bunlar tuzu biberi. Üstelik yükseklik korkusu olan bir insanın uçurum kenarında fotoğraf çekmesi de enteresan.
E.U- Kendinizi Türk fotoğrafının hangi kanadında değerlendiriyorsunuz?
F.Ş- Şöyle cevap vereyim. 50. yılını kutlayan pek çok duayen ile tanıştım. Bir eski jenerasyon var. Yani fotoğrafta 30/50 yıl arası geçiren kesim. Bir de doksandan sonra fotoğrafa başlayan kesim. Ben kendimi daha çok eski jenerasyona yakın olarak görüyorum.
E.U- Atölyesine gittiğiniz ustalardan nasıl beslendiniz?
F.Ş- İsa Çelik hiç yarışmalara katılmamış. Nevzat Çakır ise bizi ulusal ve uluslar arası her türlü yarışmaya katılmamız gerektiğini anlatırdı. Her iki ustadan da farklı hedeflerin olduğunu öğrendim.
E.U- Dijital teknoloji yaygınlaştıktan sonra fotoğraf çeken insan sayısında ciddi artışlar gözlenmekte. Bu bağlamda, yeni başlayan arkadaşlara neler tavsiye edeceksiniz?
F.Ş- Milyonlarca fotoğrafçı dünyanın her bölgesinde biz uyurken dahi fotoğraf çekmekte. İyi yapılan iş eninde sonunda değerini buluyor. Çok fotoğrafçının olması rekabeti getiriyor, kaliteyi arttırıyor. Sanatta da sınır tanımayan bir anlayışım var benim. Yaptığınız eser evrensel değil ise yerel kalır. Fotoğraf sanatı 2000 den sonra dijital teknoloji ile daha da bir ivme kazandı. Sürekli devinim içerisinde. Bu demek değildir ki kalite standart’ı yüksek. Fast food gibi. Mükellef sofra mantığı ile hazırlanan fotoğraflar kalıcı olacak. Her halükarda bir kazanım söz konusu.
E.U- Fotoğrafa çıkarken çıktığınız yerde ki ruh haline göre mi, yoksa önce den yaptığınız program dahilinde çalışıyorsunuz?
F.Ş- Kendi içerisinde ikilemli olacak ama, fotoğraf çekmek için çıkıyorsun, lakin havanda değilsen içinde bulunduğun ortamın müsaitliği de önemli. Bu sağlıklı fotoğraf elde etmeyi etkiliyor. Ben fotoğrafta biraz şansa da inanıyorum. Yani fotoğraf için gezmeye gidilir.
E.U- Fotoğrafçıyı tanımlar mısınız?
F.Ş- Fotoğrafçı biraz, arkeologdur, gezgindir, kimyacıdır, psikologdur, sosyologdur, tarihte bilmelidir. Bunlardan bir haber olanın fotoğraflarının da anlamlı olacağını düşünmüyorum. Kısaca fotoğrafçı donanımlı olmalı. Fotoğrafa çıkarken yüksek bir makamın önüne çıkıyor gibi düşünmeli. O titizlikte, o temizlikte olmalı.
Şu an söyleyeceklerimin de kayda geçmesini isterim. Fotoğraf aleminde sanal ortamlarda TV röportajında, üniversitelerde pek çok söyleşide bulundum. Ama bu sefer ki epey farklı oldu. Sohbet şeklinde.
Aklıma gelmişken Beyoğlu’nda bir apartmanın merdivenlerini düşünün. O mermerleri aşınmış merdivenleri. Aslında neler anlatır. Kimler geldi kimler çıktı. Hangi çocuklar düştü, hangi gelinler oradan mutlu bir şekilde indi. Hangi cenazeler çıktı. Ağlayanlar, gülenler. Merdivenlerin aşınmışlığı bana bu duyguları uyandırıyor. Yoksa mermer düz olmuş, Afyon mermeri olmuş fark etmez. Benim bakışım bu şekilde. Tanımlamak derken bir şeyler anlatabildim sanırım.
E.U- Ömrünüzün geri kalanında ne çekmek istersiniz?
F.Ş- Ben Türkiye’yi fotoğraflamak isterim. Türkiye’nin fotoğraf tarihine baktığımız da Abdülhamit döneminde yaşayan az sayıda fotoğrafçı sadece İstanbul’da kalmış Anadolu ya ulaşamamış. Bunun dışında 1950’li yıllara kadar Türkiye’nin fotoğrafyası Türkler tarafından oluşturulmamış. Yabancı mimar, arkeolog ya da konsolosluk görevlilerinin çektikleri fotoğraflar geneli kapsıyor. Bizim kendi çalışmalarımız yok gibi. Bu eksikliği de gördüğüm için ben bundan sonraki yaşamımı sadece Türkiye’yi fotoğraflayarak geçirmek istiyorum. Bizim gözümüzle görüntüleyelim istiyorum. Dört yıl içerisinde kendi arabamla karayolu ile 200 bin kilometreyi aşkın seyahatlerim oldu. Buna otobüs, tren, uçakla, gittiğim seyahatler ve arkadaşlarımın araçları ile yaptığım geziler dahil değil.
Dileğim bir fotoğrafla da olsa Türk fotoğrafına katkıda bulunmak ve fotoğrafçı olarak anılmak.
Haber ve Fotograf: Erhan Uçar / 8 Temmuz 2009
|
Yorumlar
Emeklerinize sağlık…