|

Sis, şehrin üzerine örtülü kalın bir tül misali her adımımda beni de içine alıyor, bedenimi sarmalıyordu. Üzerinde yürüdüğüm sahil boyu gibi silikleştiriyordu suretimi. Buhurdanlıklardan sızan dumanmışcasına üzerime bulaşıyordu; yavaş, narin, hafif... İçinde barındırdığı su zerrecikleri, bedenimi tatlı tatlı nemlendiriyor, renksiz bir mürekkeple yüzüme, ellerime izini bırakıyordu. Yürüyordum... Her adımımda, önümü görememenin korkusundan biraz daha uzaklaşıyordum. Korkumdan uzaklaştıkça ıssızlaşıyor, yalnızlaşıyordum. Bir sürü hayalet, bir sürü suret geçiyordu sahil kenarından. Denizle gök, yekpare bir sonsuzlukta birbirlerine karışmışlardı. Denize dokunsam, yıldızlar ellerimde birikecek, göğe ersem, ayaklarım ıslanacaktı... 
Aynı uyandığım sabah, bambaşka bir dünyanın kapılarını açmıştı ruhuma. İnsan yoktu, ışık yoktu, şehir yoktu... Gün uyku mahmurluğunda, uyanmakla uyanmamak arasındaki sürüncemede gözlerini avuşturuyordu. Güneş yoktu. Beyaz bir boşluk, bir sahil boyu, iki nefes alımlığı bir molada gövdesine yaslandığım, avuç içlerimi öpen bir ağaç, hayaletler, belli belirsiz suretler ve ben... Sonu belirsiz bir masalın içindeydik sanki. Bizden başka tüm varlıklar, anlamlarını, görüntülerini, kimliklerini yitirmişti. Bir tek biz vardık, koskoca sabahı bir tek biz dolduruyorduk. Her an biraz daha sise karışıyordum... Tarihi belirsiz anılarımın eşliğinde, metreleri tüketiyordum. Eskiye dair ne varsa, birbir selam vererek geçiyorlardı önümden. Çocukluğumdaki ev, renkli misketlerim, babamın balık ağları, közdeki kestaneler, annemin ninnileri, aşklarım, terkedilişlerim, terkedişlerim, doğumlar, ölümler... Sisin sukunetine karışıyordu hepsi. Göründükleri gibi kayboluyorlardı. Nasırlı ellerimin arasından kayıp gidiyordu biriktirdiklerim. Bir arınma seansında kendinden geçmiş müriddim... Bu sabah, yaşamın tüm olağanlığının dışındaki başka bir boyutta bulmuştum kendimi.

Farkında olmadıklarımın, yok saydıklarımın varlıklarını kabulleniyordum. Herşey sihirlenmiş gibiydi. Yol üzerlerindeki ağaçlar dile geleceklerdi sanki. Gözgöze gelsek, nicedir içinde biriktirdiklerini dökeceklerdi. Saatin ilerlemesiyle beraber, hayaletler suretlere, suretler kanlı canlı insanlara dönüşmeye başlamışlardı. Ölüm dışındaki hiçbir şeyin, insanı gerçekten hayattan alıkoyamadığını farkediyordum. Adımlarım boyunca ıssızlaşan, yalnızlığının içine biraz daha gömülen benliğim, tek kişilik dünyasından, yine kalabalığa doğru yön buluyordu. Ne zaman ve nasıl başladığını bilimediğim masal, çıkış kapısını bulduğumun farkına bile varamadan sonlanıyordu.

Sonu doğrularcasına, deniz uyanan yüzünü, kıyışeridi boyunca serpilmiş kayalıkları okşayarak gösteriyordu. Yanımdan geçip gidenler, belli belirsiz görünür kılmışlardı kendilerini. Ya benim masalımdan ya da kendi masallarından çıkıp gidiyorlardı. Ne kadar kaldım denizin kıyısında bilmiyordum. Maviyi görmek istiyordum sadece. Denizin sonsuz mavisini... Oysa herşey hala siyah beyazdı. Ve ben artık sadece seyirciydim. Adımlarımla büyüyen masal, şimdi beni içinden atmıştı.

Kendime dış olduğumda görmüştüm, benim dışımda yürüyenleri... Onlarsa beni hala farketmiyorlardı. Hiçbirinin yüzü yoktu. Sadece adım atıyorlar, sisin içinde yitip gidiyorlardı. Masalla gerçek ayırtedilemez biçimde birbirine karışmıştı. Başta yitirdiğim korkularım, birer birer bana geri dönmeye başlamışlardı. Yüreğimin atışını kulaklarımın dibinde hissedebiliyordum. Ağzım kuruyordu. Yutkunmalarım boğazımı acıtıyor, sürekli öksürmek istiyordum. Yaşlıydım. Düşle gerçeği birarada yaşayamayacak, ayırtetmeye gücümün yetmeyeceği kadar yaşlıydım. Ve bu, tam bir haksızlıktı.

O da yetmiyormuş gibi, tüm görüntüler belirsizliklerinden kurtuldukları hızda büyümeye başlamışlardı. Onlar büyüdükçe ben küçülüyordum. Boyumu aşamayan ağaçlar, göğü delercesine sıralanıyorlardı önümde. Hayaletlerin ayak altlarında eziliyordum. Tek duyabildiğim nefesimin sesiydi. Ben küçüldükçe şiddeti artıyordu. Göğsümün orta yerinde çırpınan bir medcezir dalgası tüm bedenimi sarsmaya başlamıştı. Ayaklarım taşımıyordu ağırlığımı. Sis büyüyordu. Hayaletler büyüyordu. Yüzsüz insanlar büyüyordu. Yolun başındaki huzur, arınış, yerini taşikardi seansına bırakmıştı. Masallar böyle bitmezdi biliyordum. Ya da bildiğim herşey beni yanıltıyordu ve ölüyordum... Elimden geldiğince adımlarımı hızlandırmıştım. Gitmekte olduğum yönün tersine koşmaya başladım. Başa dönecek, herşeyi temize çekip, yeni bir masal yapacaktım. Ama yorulmuştum. Yılların üzerimde bıraktığı tortu, sisin ıslaklığıyla birleştiğinde taşınamaz bir hal almıştı. Olduğum yere, kıyıda sıralanmış duran teknelerin önüne yığılıverdim. Ölüme terkedilmiş gibiydiler. Sahipsiz, yalnız ve eskimiş. Hepsi de sessiz çığlıklar atıyorlardı. Aynıydık. Ölümümüz denizden olacaktı. Tüm bu düşüncelerin arasında, gözkapaklarımı kontrol edemez olmuştum. Gittikçe kapanıyorlardı. Ve benim onları dahi açık tutacak kadar gücüm kalmamıştı. Gözlerimin kapanışıyla saatlerdir varolan herşey anlamını yitirmişti. Hissedebildiğim sadece yorgun düşmüş bedenimin teri ve yıllardır yalnızlığıma ortak ettiğim tarihi belirsiz anılarımın mayhoşluğuydu. Ruhum düşüyordu ve hiç savaşçım yoktu. 
Neden sonra, derinden gelen bir sis düdüğünün kulaklarımda yarattığı çağaltıyla açılmıştı gözlerim. O anda ne bir masal, ne hayaletler ne de büyümeye devam eden görüntüler vardı. Küçük bir martı, elimde duran, havanın neminden ıslanmış ekmeği didikleyip, bir yandan da bana bakıyordu. Deniz durgun ve de kıpırtısızdı. Açılan gözlerim, yavaş yavaş seyrelmeye başlayan sisin arasından, olan biteni görmeye başlamıştı. Uykuda dahi olsa, hayatın içinden bir anlığına sıyrıldığımı farkettim. Tekne sahipleri, birer birer gelmeye başlamışlardı. Gece ava çıkanlar, geri dönüyorlardı. Kalabalıklaşıyordu gün. Ve bundan kaçabilmek için açılmalıydım. Ağımı suların derinliğine bırakmalı, denizkızının, hiç olmadı hayatlarından sıkılmış balıkların, takılmasını beklemeliydim. Nedenini hala bilmiyor olsam da bundan vazgeçtim. Yaşlı ayaklarımın üzerinde doğruldum. Birkaç dost selamı, sessiz hatırsormaların ardından, yıllardır gittiğim kıyıdan yalnızlığıma yürüyordum. Sis, şehrin üzerine örtülü kalın bir tül misali her adımımda beni de içine alıyor, bedenimi sarmalıyordu. Üzerinde yürüdüğüm sahil boyu gibi silikleştiriyordu suretimi. İçinde barındırdığı su zerrecikleri, bedenimi tatlı tatlı nemlendiriyor, renksiz bir mürekkeple yüzüme, ellerime izini bırakıyordu; durgun, narin, naif...
Yazı: Berna Acaroğlu
Fotoğraflar: Fatih Surmaz
|