SONRASI, SESSİZLİK...
Fatih Surmaz tarafından yazıldı    Perşembe, 18 Aralık 2008 10:35   


“ Suskunum...
Ömrümün yanıbaşında,
kaderin uzağına düşen bir yolcuyum şimdi.
Kıpırtısız, yalnız, ıssız...

Köhne bir kulübenin
kapı kolunu öpüyor ellerim.
Son bir veda...

Sonrası,
Sessizlik...”


Kararıma olan inancımın verdiği cesaretle, son kez çıktım kulübemden. Şafak yeni sökmüş, kasaba uyku mahmurluğunu henüz üstünden atamamıştı. Ortalıkta kimseler yoktu. Ne bir martı, ne bir balık, ne bir tekne, ne de başka bir şey. Benden ve nasırlı ayaklarımın acısından başka herhangi bir varlıktan sözetmek mümkün değildi. Deniz bile, bir fotoğrafmışcasına kıpırtısız ve de durgundu. Bu kasabayı, yürüdüğüm bu küçücük kıyıyı daha önce hiç böylesine dingin, böylesine huzurlu görmemiştim. Gidişimin ağırlığını üzerlerinde taşıyor gibiydiler...

Tüm bu görüntülerin, gitmenin sevinci, ardında bırakışın buruk tadının yarattığı gel-git duyguların arasında, bunca sene beni bağrına basmış, büyütmüş, bana ortak olmuş, bu küçük, bu yaşlı kasabayla vedalaşmak icin yürüyordum. Sahil kıyısındaki dükkanların  kepenkleri bir bir açılıyordu. Ufak ufak yüzünü göstermeye başlıyordu hayat. Bu küçük kalabalıktan, bu sıcak, dost canlısı insanlardan ne kadar uzak durursam, o kadar iyiydi şu an için. Hepsinin varlığına sırtımı dönerek yoluma devam ettim.

Yıllar önceki ilk gelişimde, çoğu insanın varlığından habersiz olduğu şu minyatür kasabanın sonsuz yeşili, iç ferahlatan maviliği, küçük, hepsi tek tip boyanmış bahçeli evleri çocuk gözlerimi esir almıştı görür görmez. Kıyı şeridi boyunca uzanan, irili ufaklı, uzunlu kısalı iskeleleri, sayılarının çokluğuyla şaşkına çevirmişti. Zamanla bu şaşkınlık, anlam verememe halleri, tarif edilemez bir sevgiye dönüşmüştü. Bir yarenliğe.. Dostluğa... Ve şimdi, son kez buradan giderken, veda edilmeyi en çok onlar hakediyordu...

Geçen yıllar yalnız beni değil, onları da eskitmişti. Bir bir kaybediyorlardı. Kayboluyorlardı. Bir zamanlar, ayışığını seyreden aşıkları, çivileme suya atlamak için itiş-kakış koşuşturan çocukları, günün yorgunluğunu bir nebze olsun unutmak adına derinlere oltasını sallandırmış insanları üzerlerinde taşırken; şimdi kendi bedenlerini bile taşıyamıyorlardı. Kimisi iskele olmayı unutmuş, “iskelet” yığını halinde öylece salınıyordu; anılarının ayak izlerini taşıyan zemininden yoksun, kıyının sıcaklığından onu mahrum bırakacak kadar boyu kısalmış... Bir başına, yalnız ve de unutulmuş...

Zamanın hoyratlığını yüzüme vuran bu görüntü, kendi eskimişliğimi de anımsatmıştı. Boğazımdan aşağı inmek için çırpınan koca bir yutkunmayla uzaklaştım yanından. Az ilerdeki, raf ömrü geçmiş, yaşı yerine tevellütü sorulan, cildi kırışmış, yara izleri nasırlaşmaya yüz tutmuş, vücudu deformeye olmaya başlamış ihtiyarın üzerinde usulca adımlamaya başladım. Parmak uçlarımın dokunuşuna karşılık verircesine sesler çıkarıyor, homurdanıyordu. Belki de bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Hatırlatmaya... Eskilerden, öncelerden... Anlardan, anılarından... Adım attıkça sesi çoğalıyor, kıpırdanıyordu. Huzursuzdu. Unutmaya başladığı, kendini yokluğuna alıştırdığı duygu, eskilerden bir dostun ayak izleri, son günlerine yaklaşırken bir kez daha dürtüyordu zihnini...

Kendimi gidişe bıraktığımdan beri ilk defa korkuyordum. Kıyının sonuna kadar gidersem, kendi sonuma varmış olacaktım sanki. Buraya adım attığım ilk günden bu yana, varlığını benimle sürdürmüş herşey, ölüme dönmüştü yüzünü. Yeniden eser yoktu. Toprağın üstündeki herşey gelişip, güzelleşip, zamana meydan okurken, kıyının denize bağları yokoluyordu. Bir kaç kalıntı, devrik bedenler... Menteşeler kayıp, iskeletler eksik, zeminler deniz dibi...

Attığım adımlar beni her an, iç burkulmalarına, dolan göz pınarlarına, derin iç çekişlere daha da çok yaklaştırıyordu. Vedam yerine, anılarıma, çocukluğuma gidiyordum. Kaçmaya çalıştıklarıma dönüyordum. Üzerinde oturup, ilmekleri atık düşlerim hayra çıksın diye denize anlattığım kayalığa, yüzme öğreneyim diye, boyumu metrelerce aşan suya yaka paça beni fırlatan Rıza’ya, hiç sahip olamadığım, oyuncakçı vitrinini süsleyen tüylü ayıcığa, ilk yediğim dayağa, aç yattığım akşamlara, kasabanın yarısını yokeden fırtınaya, babamın vedasına, annemin gözyaşlarına, dedemin mezarına, bayramlıksız bayramlara, ilk ayrılışların derdinden kurulan çilingir sofralarına...Hüzne dair ne kadar yaşanmışlık varsa hepsini geri sarıyordum. Geçmişin tortusu, yalnızlığım, vedam... Çığ gibi üstümü kapatıyordu. Daha fazla tutamadım kendimi. Nasırlarımın acısına söve söve, ağladım...

Ne tuhaftı. İnsan bir kere gitmeye karar verdimi, ardında bıraktıklarına dair sadece hüzünleri çoğaltıyordu zihninde. Gidişini anlamlı kılmak, vedasını haklı çıkarmak istercesine. “Tepdili mekanda ferahlık vardır” sözünü de bahane edip, kendini ‘kendine’ doğrulayarak...

Benim yaptığım da aynen buydu. Kaçışıma gidiş kılıfları uyduruyordum. Kılıflarıma kılıf ekliyordum. Yarenliğine taptığım iskelelerin, direnenlerine değil, savaşmaktan çekilenlerine, kaderine boyun eğmişlerine kilitliyordum bakışlarımı. Yaşlı bacakları üzerinde hala dikilişlerine değil, eskimişliklerine kuruyordum cümlelerimi. Onlarla vedalaşmıyor, onlardan kaçıyordum. İhtiyarlamaktan korkumdan, onlara haksızlık ediyordum. Şu önümde uzanıp giden, gövdesi bacaklarından ağır, hasta ihtiyar kadar bile cesur, güçlü değildim. O yüzden, geri dönemez, vazgeçemezdim.

Gidiş ya da kaçış, adı her neyse kabullendim. Derin bir nefes alıp, devam ettim. Kıyının sonuna doğru yaklaşırken, vedalaşma faslımı da bitirmek üzereydim. Bir ihtiyarın daha üzerinden usulca yürüyüp, bu kez sonuna kadar gittim. Soğuk ve nemden ıslak trabzanlarında dolaştırdım ellerimi. Çocukluğuma, ilk gençlik yıllarıma, benliğime dokundum. 52 senedir birikmiş görüntülerin düzensiz resmi geçitlerinin eşliğinde ayaklarımı denize doğru sarkıtıp, öylece oturdum saatlerce. Tenime tuzu karışmış, güneşin acımasızca kavurduğu bedenimi her seferinde serinletmiş, rüyalarımı saklamış sonsuz mavilikle son gözgöze gelişimiz, ihtiyarla son buluşmamızdı. Sağ omzumun üzerinden, suç işleyen küçük çocuklar gibi kasabaya bakarken, geldiğim gibi usulca kalkıp yerimden, gidişimi tamamlamak adına yürümeye devam ettim.

Sona gelmiştim işte. Önümde uzanıp giden ne varsa, şimdi ardımda kalmıştı. Az önce üzerinde oturduğum ihtiyara, sonsuz yeşile, iç ferahlatan maviliğe, küçük, hepsi tek tip boyanmış bahçeli evlere, yarenlerime sırtımı dönmüştüm. Çocuk gözlerimin esareti nihayet son bulmuştu.

Suskundum...
Kalan ömrümün yanıbaşında,
geçmeşinin uzağına düşen bir yolcuydum şimdi.
Eşyasız, yalnız, ıssız...

Minyatür kasabanın
kapı kolunu öpüyordu ellerim.
Son bir veda...

Sonrası,
Sessizlik...

Sonrası,
Kimliksiz benlik...
 

Yazı: Berna Acaroğlu

Fotoğraflar: Fatih Surmaz


 

Fatih Surmaz TARAFINDAN YAZILDI Cumartesi, 01 Kasım 2008.

YORUM EKLEMEYE YETKİNİZ YOK.
LÜTFEN YORUM EKLEMEK İÇİN ÜYE OLUNUZ

Your are currently browsing this site with Internet Explorer 6 (IE6).

Your current web browser must be updated to version 7 of Internet Explorer (IE7) to take advantage of all of template's capabilities.

Why should I upgrade to Internet Explorer 7? Microsoft has redesigned Internet Explorer from the ground up, with better security, new capabilities, and a whole new interface. Many changes resulted from the feedback of millions of users who tested prerelease versions of the new browser. The most compelling reason to upgrade is the improved security. The Internet of today is not the Internet of five years ago. There are dangers that simply didn't exist back in 2001, when Internet Explorer 6 was released to the world. Internet Explorer 7 makes surfing the web fundamentally safer by offering greater protection against viruses, spyware, and other online risks.

Get free downloads for Internet Explorer 7, including recommended updates as they become available. To download Internet Explorer 7 in the language of your choice, please visit the Internet Explorer 7 worldwide page.