|
Kemal Elitaş Kimdir?
Kim mi…
Kim olacak; nüfus cüzdanında Kemal Elitaş yazan.
Böyle yazmışlar ve ben de böylece kendimi alıştırdım…
Soranlara da ben; Kemal Elitaş diyorum…
İşte şimdi aynı soru bana soruluyor...
Dünya vatandaşıyım, dilim, dinim, ırkım dünya vatandaşı.
Sevgiden ve kardeşlikten yana bir kişiyim sadece. Ve fotograflarımla ve düşüncelerimle bu kimliği yaşatmaya çalışıyorum.

Fotoğraf nedir?
Kitaptır, şiirdir, bir hikaye, bazen bir masal, bazen de hiç yaşamadığımız ama hep hayalini kurduğumuz dünya. Yağmur altında ıslanmak, bir ağaç dibinde sevgiliyi beklemek, doğaya hayran olmak, bir günbatımında hayallere dalabilmek…
Ve en önemlisi çevremizde olan ve bir o kadar da duyarsız olduğumuz konuların farkına varabilmek, taraf olmaktır…
Yani sadece bir kağıt parçasında oluşan şekil değildir. Kültürümüzle, yaşam biçimimiz ve duyarlılığımızla taşıdığımız bir onurdur.
Düşüncelerinle ve kullandığım makinenle kimin yanında ve ne için olduğunu bilmektir fotograf.
Bir aile albümü mü yapmak istersin yoksa çevremizdeki yoksulluğu, yaşamın zorluklarını ve yirmibirinci yüzyılda hala devam eden savaşların acılarını mı... Duruş budur bence.
Bir de sanat mı... Belgesel mi gibi tartışmalar var. Bence hiç önemi yok bunların. İster sanat densin isterse belgesel. Dediğim gibi bulunduğun yer neresi, önemli olan bu bence.

Film mi yoksa hafıza kartı mı?
Bana böyle zor sorular sormamalıydın… Akşam elektrikler kesildi ve dersime çalışamadım…
Aslında ben illaki şu demiyorum. Teknik geliştikçe gelişmelere ayak uydurmak gerekli diye düşünüyorum. Eğer öyle olsaydı ve bu deseydim ya da denseydi, o zaman çok eski yıllarda kitabın elle yazılması gibi elle yazılmasına devam demek gerekirdi. Yine ayni şekilde telefona karşı çıkmak gerekirdi. Ne gerek vardı telefona. Ateşi yakar, paltomuzu çıkarır puf puf diyerek şekillenen dumanlarla iletişimi sağlardık.
Tabii rüzgar varsa; ben geliyorum demek isterken, ben gelmeyeceğim anlamı ortaya çıkar ve buluşma da güme giderdi o başka...
Ama film yani negatif çekmek çok zevkli. Düşüncelerindeki için deklanşöre basıyorsun, ışığın kullanımıyla negatife yansıyan şekiller küçücük bir film bobininde duruyor. Onu çıkarıp yıkama tankına koyuyorsun... Heyecan yükselmeye başlıyor. Yaşasın bişeyler görünüyor... Ve sonra basıyorsun... Birinci, ikinci banyolar. şekiller netleşiyor... Heyecan çok fazla..
Ama o, kart mı ne diyorsan, onunla herşey kolay. Çek, bak, olmamış sil… Biraz tembellik gibi ya da saygısızlık gibi. Peki madem çektin, niye siliyorsun anlamıyorum ki… Çekerken hiç mi düşünmedin…
Kısacası bilinçli olduktan sonra, isterse hafıza kartı olsun ismi hiç önemli değil. Bence hafıza kartı; hafızası olanlar için. Eğer düşünce yoksa kartın adı hafıza kartı olsa ne yazar… ”düşüncesiz kart” vermeli, çektiğini silenlere…
Günlük çekimlerde ben de dijital kullanıyorum. Ama ciddi bir projenin peşindeysem negatif çekimde yapıyorum.

Fotoğraf çekerken vizörde neler olmalı?
Vizörde birşey olmaz ki... Olan düşüncelerdedir. Vizör, kelime anlamıyla bakılan yer demek zaten. Sen düşünürsün, düşüncelerinde canlandırırsın ve bu canlandırdığını gördüğünde, senin yardımcın olan makinene “gel birlikte bakalım, ben şunu düşündüm sen de o düşündüğümü çeker misin dersin“... işte vizörün işlevi budur...

“Bu iyi bir fotoğraf!” demeniz için ne olmalı?
Ben “bu iyi fotograf” dememeliyim. Fotografın kendisi beni çağırmalı. Gel arkadaş biraz konuşalım demeli. Derdini bana anlatmalı. Beni içine almalı. Şimdi kafayı mı yedin diyen olacak. Fotograf konuşur mu diye. Konuşmayan fotoğrafı ne edeyim. Hem de bal gibi konuşur. Alır fotograf beni Vietnam Savaşı’nda sivil birinin sokak ortasında kafasından vurulmasına götürür. Anlatır. Vahşeti anlatır. Sömürüyü anlatır. Binlerce kilometre öteden gelip yurtlarını işgal eden ABD’yi anlatır. Gideriz komşumuza, Irak’a... Tel örgüler arkasında başına çuval geçirilmiş bir babanın yanında çaresizliğiyle bir çocukla konuşuruz. Kim bunlar, burada ne işin var dediğimizde kulağımızın yanından seken kurşun vızıltılarını duyarız. Onurlarını yok etmeye çalıştıkları bir ulusun direncini görürüz. Savaşın bize vahşetini anlatır o fotograf.
Dediğim gibi; konuşan fotograf, benim için iyi fotograftır.
Kendinize fotoğraf için ne kadar vakit ayırıyorsunuz?
Benim yaşamım artık fotoğraf oldu. Özellikle negatif olarak çok iyi diyebileceğim bir arşivim var. Herşey benim için fotograf. Yanımda olsun olmasın baktığım şeyin fotografını çekiyorum ya da deklanşöre basmıyorum. Ama nedense elimde fotograf makinesi olduğunda çok az fotograf çekiyorum. Sordum kendime. Bakıyorum gün batımı çekiyor. Güneş batıyor. Ee nesini çekiyor diye merak ediyorum ve ben de o yöne bakıyorum. Hiçbir şey yok. Arkadaş gelmiş geçiyor, görmüş gün batımını, makine de dijital, bas çek, sonra silersin misali. Belki bir saat sonra ya da ertesi gün gerçekten çekilmesi gereken bir görüntü oluşacak ama ne gezer, geçerken çekivereyim düşüncesi olunca… İşte ben böyle fotograf çekmiyorum. Düşüncelerim ve projelerim var. O projeler kapsamında şartlar da uygunsa fotograf çekiyorum.

Fotoğraf makinenizi her zaman taşıyor musunuz?
Sol omzumda bir yer oluştu, işte orası fotograf makinesinin kayış yeri... Anla işte taşıma durumumu. Bir de el bebek gül bebek kullanmam makinemi. Aman çantasında dursun, aman toz kapmasın, çizilmesin kaygılarım yok. 1 Mayıs’ı fotograflamak için gittiğimden beri hiç temizletmediydim... İçinden kağıt parçaları çıktı. Nikon servisi bile şaşırdı. İyi ki biber gazı bombası çıkmadı dedim… Eee o hengamede olacağı bu..
Fotoğrafla ilgili herhangi bir faaliyet yürütüyor musunuz?
Tekirdağ’da bir dernek oluşumuna girdik. Ama nedense fotografı bilen çok fazla olduğu için olsa gerek, çok kısa sürede dernek etrafında kimse kalmadı. Fotograf çekmeyi bilen kişi sayısının en fazla olduğu illerden biri diyorum Tekirdağ’a. Baksana İstanbul’da bile fotograf derneklerine ilgi varken. Burada pek yok. Başka nasıl açıklayabilirim. Ama ben hala öğrenmeye çalışıyorum fotoğrafı. Sergileri olanaklarım oldukça geziyorum. Okuyorum. Bitmiyor ve biteceği de yok.
İşte bir de www.haberfoto.org’a yazı ve fotograf yüklemeye çalışıyorum…

“Bakan” herkes fotoğraf çekebilir mi?
“Bakan” (!)... Fotograf çekemez... Onlar ancak hükümette görev alır. Bilmem ne Bakanı gibi. Ve çıkarlar meydanlarda nutuk atarlar. Fotograf farklıdır.
Çekemez desem, kızacaklar, çeker desem ben kendime kızacağım. Söylediğim gibi fotoğrafı makine çekmiyor. Önce düşünüyoruz, oluşturuyoruz ve sonra makineye teknik işleri sen yaparsın şunu çek diyoruz.
Arşivinizi nasıl koruyorsunuz ya da bunun için çaba gösteriyor musunuz?
Negatiflerimi nasıl koruyacağımı bilmiyordum. Zaten o dönem yani 80 öncesinden bahsediyorum, böyle koruma diye bir düşüncemiz yoktu. Nasıl olsa yakında devrim olacaktı ve tüm fotografları paylaşacaktık. Hatta emniyet güçlerinin fotograf çekerken zorla gasbettiği negatifleri bile geri alacaktık... Ama öyle değilmiş. 12 Eylül darbesinde ilk sakladığım negatiflerim oldu. Her bir kare bir belgeydi. Grevlerden çekilmiş kareler, fabrika direnişleri, mitingler falan. Sonraları arşivin ne demek olduğunu anladım. Şimdi en çok dikkat ettiğim şeyler. Bir kısmını bilgisayar ortamına aktardım... Daha var... Devam ediyorum... Ne ilginçtir ki; bundan kırk yıl, otuz yıl önce çektiğim tüm negatifleri hatırlıyorum. Ama dijital çekimleri o kadar hatırlayamıyorum... Galiba çek at, yükle gibi bişey olduğu için... Ama negatif öyle değil işte. Şimdiki teknikle anlatmaya çalışırsam çekilen fotografları muhakkak dosyalamak ve konularına ayırmak gerek. Yoksa yükle gitsin akşam olunca da falanca sanal fotoğraf sitesinden bilmem kaç puan alırım diye fotograf olmaz derim.
Yıllar sonra ortaya çıkacak, şu anda kimsenin görmediği önemli fotoğraflarınız var mı?
Var, zaten görünenler çok azı. Tarama işleri ve dosyalama işleri tamamlandıkça hepsi ortaya çıkmaya başlayacak... Negatiflerimin içinde bir tarih var.
Etkilendiğiniz bir fotoğrafçı var mı?
Roberta Capa. Özellikle İspanya iç Savaşı’nda çektiği fotograflarla büyüdüm. Paris’ te olduğum yıllar, kitapçılara gittiğimde Roberta Capa’nın kitaplarındaki fotograflara bakar birgün ben de böyle fotograflar çekeceğim derdim. Özellikle düşen asker fotografını çok beğeniyorum.
Neyi nerde fotoğraflamak isterdiniz ?
İstediğim hep savaş muhabiri olmak. Şimdi şartlarım olsa giderim. Ama olmuyor ne yapayım.
Beklediğiniz son kare nedir?
Bence her fotografçının beklediği son kare vardır. Tamam dedikten sonra bile son hiç bir zaman yoktur. Son ne zaman olur: düşünceler sona erdiğinde, o da ancak ölüm gerçekleştiğinde olacağına göre son kare diye bir şey; ancak ben öldüğümde geride kalanların kullanacağı bir cümle olacaktır. İşte son karesi buydu...

haberfoto.org ve okuyucuları için söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Yıllardır çektiğimiz ve çekmeye devam edeceğimiz fotografları bundan böyle HABERFOTO sitesi aracılığı ile toplumla kucaklaştırmayı hedefliyoruz...
Toplumla birlikte, bir çıkar gözetmeden ve düşüncelerimizden ödün vermeden bağımsız haberleri buraya taşıyacağız...
Bu yola; bu düşüncelerimizi hayata geçirmek için çıktık...
İnanıyoruz ki; bu sayı artacak ve daha fazla arkadaşın katılımıyla ve daha değişik yörelerden sosyal içerikli HABERFOTOğraflarla çoğalacağız...
İşte böyle açıkladık sitede amacımızı...
Yeni bir oluşumun içindeyiz. Sadece fotograf çekmek değil, önceden söylediğim gibi fotograflarla konuşmak için, fotografla birlikte yazı yazmak düşüncesinden hareketle yola çıkıldı.
Yani bir yerlere gidiliyor, deklanşöre basılıyor ve yüzlerce fotograf çekiliyor. Ve soruyorsun şurasını bir anlatsana yazıp çizsene. İşte bu düşüncelerle ortaya çıktı.
Bir de fotografçı ağını yayabilirsek, kendi haberimizi kendimiz yapmak düşüncesinde... Haberi gören biziz, fotografını çekip yazmayı da becerdiğimizde, niye Van’da, Edirne’de, Diyarbakır’da, Artvin’de, İzmir’de vs. vs. gelişen olayları sıcağı sıcağına biz fotografçılar beceremesin.
Adım adım ilerliyoruz yani. Sabır işi.
Genelde fotograf yorumlarında yaptığım gibi;
Eline, gözüne sağlık...
Sevgilerimle....
Röportaj ve fotoğraflar : Fatih Surmaz
|
Yorumlar
Tanışmak istediğim(fotoğ rafa bakış açısı nedeniyle) çok az insandan birisi de sizsiniz.Başarılar diliyorum.Fotoğrafçı ağını yayabilme konusundaki görüşünüzü destekliyorum.Şu anda yaşamak durumunda olduğum yerden elimden gelen bir şey olursa destek vermek isterim.
Kolay gelsin.